"Belki iyi bir çocuk olursanız 97T'de arka köşede oturan Cafer Can'ı bile görebilirsiniz."

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Inception



Otobüse nasıl bindiğimi hiç hatırlamıyordum. Rüyadan uyanmış dedeyle konuşurken birden bire otobüste olduğumu anlamıştım ama nasıl? Sevdiceğimi de tam inerken görebilmiştim. İlerki durakta insem geri dönene kadar çoktan gitmiş olurdu. Nasıl bindiğimi bilmediğim bir otobüste olduğum gerçeğini hatırladım tekrardan. Hem saat kaçtı ki? Otobüs boş sayılırdı. Ön koltuğumda bir kız vardı. Omzundan dürttüm kız bana döndü. Amma da çirkin bir şeydi be.

-          - Saatiniz var mı?
-          - 21. Yüzyılda bu taktik hâla işe yarar mı sence?
-          - Anlamadım ne taktiği?
-          - Uff git başımdan slk .s .s

Der demez kalktı ve benden uzak bir koltuğa oturdu. Saati de söylemedi. Hem kaba, hem çirkin hem de kezbandı. Cebimden çıkardım telefonuma baktım saat 09.48’di. Ne işim vardı bu saatte otobüste? Simge’yle saat 12’de diye sözleşmiştik. Sonra üstüme başıma baktım eşofmanla binmiştim otobüse. Hemen düğmeye bastım ilk durakta inmeliydim. Otobüs durdu ama kapı açılmadı.

-         - Kaptan arka kapı!
-         - Yıllardır kaptan kaptan ne kaptanı? Gemi mi sürüyoruz burada? Şoförüm ben şoför, gurur duyuyorum! Şoförlük kötü bir meslek mi, alnımızın akıyla çalışıp eve ekmek götürüyoruz.

Adamın yüzü saklambaçta sobelenmiş çocuk gibi asılmıştı. Üzülmüştü ama masumane.

-         - Yok abi yanlış anladın, lafın gelişi. Bu arada kapıyı açsan da insem.
-         - Sen de inme derdindesin. Ben umrunda değilim tabi.
-         - Geçen de benim derdimi dinlememişti şoför. Oh olsun. Aç abi kapıyı ya.
-         - O kapı bozuk, orta kapıdan in.

Kezban da orta kapının tam önünde oturmuştu. İnerken 15 kişiye tecavüz etmiş azılı bir sapıkmışım gibi baktı. Ben de önce uzaktan öpücük attım, peşinden seri dil darbeleri yolladım. Tüm bu sapıklıkları yavşak bir göz kırpmayla sonlandırdım. Otobüsün arkasındaki orta yaşlarda bir adam ters ters bakıyordu ki kendimi otobüsten attım.

Otobüs hareket edeli çok olmamıştı. Dolayısıyla çok fazla durak geçmemiştik, eve yürüyebilirdim  ve yürüdüm de. Vardığımda hazırlanma düşüncesiyle duşa girdim. Rüyadan kopya çekerek kıllardan kurtuldum. Rüyanın gerçek olmasından korkuyordum. Bu yüzden bazı şeyleri değiştirmeliydim. Duşumdan giyim tarzıma kadar rüyayla aynıydı ama elbet bir şeyler değişecekti. Son olarak parfümü sıkıp çıkacaktım ki parfümlerimin bitmiş olduğunu fark ettim. Rüyalar gerçek yaşamdan etkilenerek görülürdü, bu yüzden görülmüştü o rüya. Öyle olmalıydı, değil mi?

Güzel kokmak, güzel görünmekten sonraki ikinci etkileyiş aşamasıdır. Konuşmalardan ve etkileyici sözlerden önce devreye giren bu iki aşama ilk izlenimin temel taşlarıdır. Bu nedenle parfümsüz olmazdı. Rüyayla farklılık olsun diye BİM’e gidip parfüm, deodorant aldım. Saçlarımı da üniversiteye yeni girmiş genç gibi saldım. Basın sitesi’ne doğru yola koyuldum.

Otobüse bindiğimde ceplerimi yokladım, sadece 20 liram kalmıştı. BİM’den aldığım parfüm, deodorant, Le’ Cola ve Topi Tanem 9.90 lira tutmuştu. Kız aç değilse -umarım değildir- 20 lira yeterli bir miktardı. Yol param akbilimde yüklüydü zaten.

Taksim’e vardığımda saat 11.47’ydi. Kızı bekletmemek adına erken gelmiştim ama bunu ona çaktırmayacaktım. Muhtemelen kız zaten 5 – 10 dakika geç gelecekti. İlk karşılaştığımız durağın oraya geleceğini tahmin ederek durağa yöneldim. O da ne? Kız gelmişti bile. Beni görmemişti. Bir otobüsün arkasına geçtim hemen. Kızın yanına mı gitmeliydim yoksa 13 dakika beklemeli miydim? 13 dakika kısa bir zaman gibi görünse bile hiçbir şey yapmadan geçirilmek istendiğinde ne kadar uzun olduğu anlaşılır. Yanına gitmek en iyisiydi, kız o kadar erkenden gelmişti. Belli ki önemsiyordu beni. Hem bir bahane bulunurdu elbet.




Simge durakta oturuyor, telefonuyla oynuyormuş gibi yapıyor, ara sıra kafasını kaldırıp etrafı süzüyordu. Beni gördüğünde kocaman bir gülümsemeyle birlikte:

“Merhaba, sen de mi erkencisin?” dedi.
“Trafik belli olmuyor, bu sefer çok açıktı meret.” dedim.
“Neyse erken gelmene sevindim. Beklemek çok sıkıcı.”
“Çok bekletmedim ya?”
“Yok. 5 dakika falan oldu ama tam 12’de geleceğini düşününce sıkıntıya hazırlamıştım kendimi.”
“Erken gelmem isabet olmuş. Hadi kalk da…”

“BURSA ÇOCUĞUYUZ, HER YERDE SEVİŞİRİZ!”

Konuşmayı bölen bu slogan eylemci bir gruptan geliyordu. İstiklal’den çıkan tahminen 50 kişilik bir grup ellerinde pankartlarla meydana yürüyordu. Rüya neden gerçekleşiyordu ki? Yoksa daha önceden yürüyüş yapılacağını bir yerde okumuş, duymuş olabilir miydim? Bilinçaltıma girip rüyamda karşılaşmış olabilir miydim? Lütfen olmalıydım…

Simge’nin elinden tutup hızla çektim. “Hadi, burası kalabalıklaşmadan gidelim.” dedim. Bir süre sonra fark ettim ki elleri yumuşacıktı. O an bıraktım Simge’nin elini. Durduk. Simge bana garip garip baktı:

-         - Nereye gidiyoruz?
-         - Beşiktaş’a doğru inelim derim ben. Protestocular İstiklal’i karıştırabilir.
-         - Yürüyecek miyiz? Bilseydim topuklu giymezdim de.
-         - (Off, resmen beni yürütecek kadar öküz olma diyor) Yok ne yürümesi. Senle otobüs beklerken tanıştık madem gel şu otobüse binip inelim. 2 dakikalık yol zaten.

Ben kız olsam kabul etmezdim, basardım tokadı. Ama Simge kabul etti. Kabul etmesi çok iyi oldu çünkü cebimdeki 20 lira çok değerliydi. İnönü Stadı’ndan Çırağan’a doğru döndük. Beşiktaş İskelesi’nin oradaki durakta indik. Hava güzeldi, banklarda oturabilirdik. Hem de beleşo!!! Ama yapamazdım.

“Biraz yürüyelim mi?” dedim.
“Olur” dedi.

Barbaros Bulvarı’na girdik yürüdük. Biraz demiştim ama bayağı bir yürümüştük. Zaten yokuş tırmanıyorduk, ben bile hafiften yorulmuştum. Simge o topuklularla iyi dayanıyordu.






“İstersen bir yerde oturup bir şeyler yiyelim?” dedim.
“Ben tokum ama bir şeyler içebiliriz. Hem buluşma nedenimizi de konuşabiliriz.” dedi ve beni yaktı yıktı. Amacı benden ödevi için faydalanmaktı. Bunu biliyordum ama kabullenmek istemiyordum.

“Aa bak Starbucks var. Birer kahve içelim.” dedi. Ulan rüyamda da Starbucks’a gidiyorduk bu iş hiç hoşuma gitmemişti. “Starbucks kapitalist olduğu için gitmiyorum” desem fakirliğime bahane uydurduğumu düşünecekti. Gitsem kazık yiyeceğim, rüya da cabası… Ne olacaksa olsun dedim ve girdik.

-         - Sen şu masaya otur Simge, ben alırım. Ne istersin?
-         - Capuccino.

Kasalardan birine yöneldim. Tıklım tıklım doluydu mekan. Para basıyordu şerefsizim. Simge capuccino içecekti, ben su içmemeliydim. Değiştirmek benim elimdeydi. Sıra bana gelince kasiyer kız sordu:

-         - Buyurun beyefendi, ne alırdınız?
-         - 1 capuccino ve 1 frapuccino
-         - Büyük, orta, küçük?
-         - Orta boy olsun.
-         - İsminizi alabilir miyim?
-         - (Tatlı ve çapkın bakışlar atarak) Üzgünüm tatlım ama sevgilim var ve şu an masada oturuyor.
-         - Bardağınıza yazacağım beyefendi.
-         - (Bakışlarım salak ifadelere dönüştü) Hehe ufak bir şaka. Cafer yazın.
-         - Tamam siz geçin, biz çağıracağız.

Masaya döndüm. Simge yine telefonuyla uğraşıyordu. Ben gelince telefonunu masaya bıraktı. Ben de telefonumu masaya bırakmak isterdim ama kızın gıcır gıcır Blackberry’sinin yanında sönük kalırdı. Masa otururken Simge sordu:

-         - Eee sen ne söyledin kendine?
-         - Frappucino söyledim. Çok severim. (hiç tatmamıştım)
-         - Iyy sağlam miden varmış. Böcekli böcekli.
-         - Böcekli mi?
-         - Aa haberin yok mu? Geçenlerde böcek kullandıklarını itiraf ettiler.
-         - Hee şu mesele… Tadından vazgeçemiyorum işte. (off böcekli olanı nerden buldum)
-         - Seni çağırıyorlar.

Gittim kahveleri aldım. Böceği duyunca içmek gelmiyordu içimden. İğrene iğrene bir yudum aldım. Tadı fena değildi, o kadar da para saymıştım yemişim böceğini be. Höpür höpür içtim.

-         - Eveeet gelelim buluşma nedenimize. Sorularını alabilirim Simge’cim.
-         - Öncelikle teşekkür ederim, bana çok yardımcı olacaksın. Senin gibi acayip insanları incelemeyi bırak, bulmak bile çok zor. Şeyy… Acayip derken farklı yani.

Ucube damgası yemişken nasıl gülümsenebilirse öyle gülümsedim. Cevab veremedi’m.

-         - Ödevin nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsundur. Anlatayım. Herhangi bir insanın karakterini derinden inceleyeceğiz. Davranışlarını gözlemleyeceğiz ve bunu rapor edeceğiz. Benim yüksek not almam lazım yoksa ortalamam mezun olmaya yetmeyecek. Bu nedenle zor bir karakter tahlili yapmam lazımdı. Eğer kabul edersen -ki ettin farz ediyorum artık- süper bir ödev olacağına eminim.
-         - Acayip miyim gerçekten?
-         - Farklısın.
-         - Yani acayip işte.
-         - Kötü algılama lütfen. Bence güzel bir şey. Şöyle söyleyeyim. Ben o kağıttan  sanırım 10 – 15 tane atmışımdır. Sadece senden cevap geldi. Bir gün kağıtlarımı bulan telefon sapıklarım çıkabilir. (gülüyor)
-         - Oltaya sadece ben takılmışım desene.
-         - Oltaya takıldığını değil, elemeyi geçtin gibi düşün. Ne kadar karamsarsın sen böyle be (gülümseyerek)
-         - Yeah! Sagopa Kajmer. Pesimist EP! Çok dinledim bu adamı, bünyeye zarar.

Fıstık gibi bir kızla Beşiktaş’ta oturuyor, karşılıklı kahve içiyordum. Parfüm kokusunu içime çekiyor, narin ve pürüzsüz tenini seyrediyordum. Gözüm dekoltesine kaydı. Sonra kıyafetine bakınca fark ettim ki rüyadaki kıyafetiydi bu. Dedenin parmağı olmalıydı rüyada. Bu kadar tesadüf olamazdı. Simge çantasından küçük bir defter ve kalem çıkardı ve sessizliği bozdu:

-         - Birkaç soruyla giriş yapsak mı?
-         - Olur. Keyfine bak.
-         - Penis boyun kaç cm?
-         - Höey?
-         - Ahahah şaka şaka. Daha çok psikolojik inceleme olacak, fizyolojik değil.
-         - Valla cidden sorsaydın kendin ölç diyecektim.
-         - Sen ölçmedin mi hiç?
-         - Konumuza dönsek mi biz acaba?


Amaaan keşke dönmeseymişiz. Bir sürü sıkıcı psikolojik sorular, çocukluğa inmeler. Sordu da sordu ve bitirememiş.

-         - Başka bir gün devam ederiz. Ben bir lavaboya gideyim de kalkalım. Fişi naptın?
-         - Ya yok tamam ben hallettim boşver.
-         - Versene fişi lavaboya gideceğim.
-         - Napacaksın fişi ya?
-         - Şifreye bakacağım. Hani sen hep gelirdin Starbucks’a da frappucinosuz yaşayamazdın?
-         - Tuvaletler şifreli mi? Aaa hiç kullanmam tuvaletleri ben o yüzden şettim. Al fiş burada. Şifre 1234müş, çok yaratıcılar.

Simge tuvalete girdiği sırada etrafa bakınıyordum. Çıkmak bilemeyecekti kesin. Kadın milleti işte. Kasadaki bir müşteriye gözüm takıldı. İri yarı bir adamdı. Kasları tişörtünden fırlayacaktı sanki. Koltukaltına kafamı alsa nefesimi kesebilirdi. Kasada adını sorduklarında “Burak” dedi. Burak mi? Adam arkasını dönüp boş bir masaya doğru yöneldiğinde yüzünü görmüştüm. Simge’nin ex aşkısı, insan azmanıydı bu. Hemen döndüm, yüzümü görmemeliydi. Ama daha da önemlisi Simge’yi görmemeliydi. Bir şeyler yapmalıydım. Aslında sessizce çıkmayı başarabilirsek oturduğu masadan bizi hiç görmezdi. Güzel fikirdi. İşte Simge de geliyordu. Hemen kalktım ve o anda Burak'ın adını bağırdılar. Tekrar oturdum. Simge deliymişim gibi bana baktı:

-         - Napıyorsun Cafer?
-         - Oturalım mı ki biraz daha?
-         - Yok yok hadi gidelim.

Kızın ödevine konu olmuş bir ucubeyken daha fazla garipleşemezdim. Mecburen kalktım. Biraz zaman kazanmıştım. Aygır masasına dönmüş olabilir ve bizi görmeyebilirdi. Ama öyle olmadı. Biz tam çıkışa yöneldiğimizde elinde kahvesiyle yürüyordu. Bizi görmesi uzun sürmedi.

-         - Simge? Ve sen! Ne işin var lan senin burada?

Simge atıldı:

-         - Seni ilgilendirmez.
-         - Benden sonra bunu mu buldun? Sorun değil ortadan kaldırırım.

Ben de söze girdim:

-         - Yok yok biz ödev için buluştuk. Yani konuştuk buluşmadık. Aramızda bir şey yok.
-         - He şöyle. Zaten sana bakmaz benim Simgoşum.
-         - Piii, Simgoş ne lan? Kocaman adamsın, cüssenden utan.
-         - Ne var yani aşkitoma istediğimi derim.
-         - Uuu aşkitom falan sen bayağı kılıbıksın be. Doğru söyle facebook’unu da dondurdun di mi?
-         - Yani kızlar rahatsız etmesin diyeydi işte.
-         - Tüüü kalıbına baktık adam sandık.
-         - Ne diyorsun lan sen? Düzgün konuş sümsük!
-         - Aa bak o olmadı yalnız.
-         - Simge tek erkek sen kalsan sana bakmaz.

Duygusal açıdan adamı ezdikten sonra içindeki tavşan yüreğini görmüştüm. Üstüne bana hakaret edince saldırmak için özgüven buldum. Zaten hep derlerdi, “kalıbına bakma dayak yer bu” diye de ben inanmazdım. Artık inanmıştım ve üzerine yürüdüm. Karnına doğru bir yumruk salladım. Kaslarından elim geri sekti, duvara vurmuş gibi oldum. Burak'ta hiçbir belirti yoktu. Elimi tuttu sırtıma doğru döndürdü, sonra diğer elimi de aldı aynı şekilde.

-         - Kilitleyeyim mi ha seni?
-         - Kilitlemek mi? Abi lisede bile yapmazdık biz onu. Ortaokulda falan kaldı o.
-         - Hee doğru. Neyle tehdit edeyim peki?
-         - Kemiklerini kırayım mı falan de.

Adama da akıl verdik ayaküstü iyi mi? Lan hani kalıbına bakılmazdı, dövülürdü bu adamlar. Alacağınız olsun lafla peynir gemisi yürütenler.

O sırada her şey flulaştı, bir duman derken dede göründü. Evdeydim, yatıyordum. Kollarım ağrıyordu. Dede başucuma yanaştı:




-         - İyi misin evlat?
-         - Değilim dede, noldu gene ya ooof?
-         - Zamanı ileri aldım birazcık.
-         - Ne kadar biraz?
-         - Beşiktaş’tan eve dönünceye kadar işte.
-         - Gerçekti bu sefer di mi dede?
-         - Gerçekti ama bir akıllanmadın be evlat. Dün yaşadıklarından hiç mi ders almadın? Boşuna mı geri aldım zamanı?
-         - Dünküler de mi yaşandı? Dede bi git ya valla git. Oynama zamanımla benim.
-         - Oğlum senin iyiliğin için. O adamla karşılaşmaman için. Ama sen ne yaptın? Yine buldun yedin dayağını.
-         - Ya napayım ben anlamadım ki? Rüyayla farklı şeyler yaptım hep. Rüyada İstiklal’deydi o herif nerden geldi beni buldu. Benim suçum mu yine? Noldu çok mu dayak yedim?
-         - Yok zaten zamanı ileri aldığımda ayırmaya gelmişlerdi.
-         - Simge’yle konuştuk mu peki? Nasıl ayrıldık ordan sonra?
-         - Boşver bunları şimdi yat dinlen. Yarın anlatırım.
-         - Ya dede anlat anlat, uyuyamam ki şimdi.
-         - Uyu oğlum, bak alırım zamanı geri ha! Aliyim mi he? Asa elimde bak. Muçççk muççk tıstıs.
-         - Dede ne bu hareketler Allahaşkına ya. Tamam uyuyacağım, hadi bi zahmet asayla uyutuver beni.
-         - Nasıl istersen…

25 Mayıs 2012 Cuma

İlk Bakışma

Simge'yle saat 12'de buluşacaktık ama gece uyku tutmadı. Bir kızla ilk kez dışarda, baş başa bir şeyler yapma fırsatı yakalamıştım. Heyecandan sürekli sağa sola döndüm. Abartmak gibi olmasın nevresimin aşınan tek bir noktası vardı lakin şu an her yerine yayılmıştı. Önceden kan bir yerde toplanırdı. Şimdi tüm vücudum adrenalin banyosu yapıyordu sanki.

Yatakta cebelleşirken saate baktım henüz 6 idi. Duşa gireyim bari deyip soyundum, bornozumu alıp sıcak suyun altına girdim. Vücudumdaki tüm fazlalıkları - kıldır, tüydür- banyoda bıraktım. çıktığımda güzel bir kahvaltı hazırladım. Bünyeme enerji takviyesi yaptıktan sonra parfümlerime baktım. Tüm şişeler boştu. Hay lanet deyip "Her şey Bir Milyoncu"nun yolunu tuttum. Güzel bir satıcı hanımın yanına gidip hoş bir parfüm istediğimi söyledim. Önerdiğini direk aldım. Afrodizyaklıymış. Bu kokuyu alan yerinde duramazmış. Denemedim bile bunları duyunca...

Eve geldiğimde kıyafet arayışına girdim. Mezuniyette giydiğim takımı denedim. Ceketin içine zorla girdim. Dirseklerime kadar anca kapatmıştı. "lan dana hayvan gibi olmuşsun" dedim kendime ve en sevdiğim t-shirt-kot kombinasyonumu giydim. Üç senelik bilekliğimi taktım. Saçımı yapacaktım ama berbere uğramayalı çok oluyordu. Saçlarım uzamıştı ve doğru düzgün şekil almıyordu. Saat de henüz 10'du. Parfümden sıkıp mahalle berberine gittim.

Yolda burnuma garip bir koku geliyordu. Amonyakla karışık sabun kokusu. Kokuyu çözemeden berbere geldim.

- Selamın aleyküm Murat abi. Ne var ne yok?
- Aleykümselam Cafer. Bu ne hal? At hırsızına dönmüşsün.
- Abi iş güç işte. Traş olmaya fırsat olmadı. Bir yanına geldim işte şekle sok diye.
- Tamam kardeşim otur sen. Hallederiz iki dakikada.

Berber koltuğuna oturunca farkettim. Sidikli sabun kokusu benim aldığım afrodizyaklı parfümden geliyordu. Kadın iyi kakalamış parfümü. Bende akıl olsa kadının güzelliğine değil de parfümün kokusuna bakardım zaten.



Murat abi traşa başladı. Sohbeti de iyidir bir yandan kesip bir yandan konuşuyordu.

- Aslanım mahalleye bir kız taşınmış ilik gibi.
- Hadi ya!(geçiştirmek muhabbete dahil olmamak için sıradan, otomatik cevaplar verdim. Aklım Simge'deydi.)
-Harbiden. At gibi mübarek. Bir göz var ölü denize taş çıkarır, bir göt var seni de alır beni de. bacaklar desen sütun gibi.
- Mukavemeti de sağlamdır onun şimdi.
- Ney?
- Sağlam kız mı diyorum abi?
- Namuslu bir kızmış diyorlar ama evine girip çıkan bir adam gördüm.
- Ne çakıyodur ona şimdi var ya ah ulan ah.

Murat abi ah çekerken kolumda bir şey hissettim. Bir baktım murat abi kızı düşünüp benim kola dayıyordu. Tepkimi koydum.

- Abi napıyosun ya! Değdire değdire kolumda kas hücrelerini çoğalttın. Dirseğimin kenarında bir tane daha üredi.
- Kardeşim kusura bakma, meslek alışkanlığı. Bir de kız çok fena be kaptırmışım kendimi.
- Abi mevsimin geldiyse sana Şirinevler yolu göründü o zaman. Bir git işini gör de tüm  mahalle rahatlasın. Geçen gün Ahmet abi'yi gördüm. Doctor Octopus'a dönmüş sekiz tane kolu vardı. Senin yüzünden adamın adı çıktı örümcek adam diyorlar koca herife.
- Yoo.. yoo... benim suçum değil. Bak anlatayım geçen gün bu geldi buraya, yine şu yeni taşınan kızı konuşuyorduk. Adam azdı. Dükkandan çıktığında normaldi. Gece kaç posta attırdıysa sağına soluna adamın kollar çoğalmış... Çok üzüldüm görünce... ama bir yandan da iyi oldu. Memurluğu bıraktı, demirci oldu. Adamın sekiz kolu olduğu için aynı anda dört demiri dövüyor. İyi parada kazanıyor. Halinden memnun.
- Oha abazanlık sayesinde iş bulan ilk insan olmuş adam.

Muhabbeti daha fazla uzatmadım ama bir yandan da yeni gelen kızı düşünmeye başladım. ya okyanus gözlümse... aklıma düşünce bu direk sordum.

- Murat abi bu kız nerde oturuyor.
- Oo aslanım, söyleyeyim hemen, senin evin karşı apartmanında hatta camlarınız karşılıklı.
- Abi sen benim daireyi nerden biliyosun!
- Ya geçen bizim camdan gördüm. Kağıt kalem bir şeyler yapıp konuşuyordun ama anlamadım.
- Hadi ya, neyse.

Bir röntgencim eksikti o da geldi tam oldu. Bunları dediğine göre dedeyi görmemiş. Demek ki dedeyi herkes göremiyor. "Aman neyse" diyip okyanus gözlümün o kız olma ihtimalini düşünüp hayal kurmaya başladım.

"Umutsuzca uyandığım bir sabah duş alsam... Sonra yazın sıcağında daha üstümü giymeden camı açsam ve camdan kafasını uzatmış sigara içen okyanus gözlümü görsem... Kitlenip kalsam kaslarımı açmaya çalışırken, dalsam gözlerine... Burnuna... O güzel yüzüne... O da beni görse... Şok geçirse aa o çocuk diye... Sonra beş sokak öteden bir ses gelir... Aslanım malı iyi büyütmüşsün... Bu ses... Bu ses hayır... Olamaz... Murat abi... elinde dürbün benim hayati organlarımı kesiyormuş... Koydumun röntgencisi... lan! bir anda jetonum düşer ve kızın aslında beni tanımadığını anlarım. Dal taşak camda sakil sakil hareketler yapan adama herkes garip garip bakar. Kıpkırmızı kesilir ve camı kapatırım ve hikaye biter."

Hayalin etkisinden çıktığımda traş bitmiş, Murat abi kayak bir gülümseme ve sarı dişleriyle enseme ayna tutuyordu. Lakin ters giden bir şey vardı. Saçlarım apaçi staylaydı. Saate baktım on bir olmuştu. Anca Taksim'e yetişirim diye düzelttiremedim de saçı.



- Kuracağım hayali de... Senin gibi röntgenciyi de...
- Efendim kardeşim.
- Abi bu saç ne!
- Yeni moda aslanım bak Muslera bile böyle yapıyor. Önü uzun düz, arkası dimdik... İktidarını simgeliyor.
- Bari anlam yükleme abi ya. Borcum ne kadar?
- On lira ama sen on lira ver yeter.
- Ney?
- On lira ver yeter kardeşim.
- Al, al.

Çıktım hızlıca basın sitesine indim. Cebimde yirmi lira kalmıştı. Kızla sağlam bir yere gitsek ya bulaşık yıkayacak ya da stres topu olacaktım ama gözümü karartmıştım. O kızla buluşacaktım. Belki şeytanın bacağını burdan kırarım dedim, 97T' ye bindim. Tanıdık bir sima aradım. Kalpazan memur olur, okyanus gözlüm olur... Şu tipsiz dede bile olurdu. Otobüs hareket etti. Taksim'e kadar tek tanıdık görmedim. Zaten bende şans olsa o gün kızla konuşurdum.

Taksim'e indiğimde kafam çark etti. Taksim'de buluşacaktık ama meydan hem büyük hem kalabalıktı. Lanet olsun dedim. Saat 12'ye 5 vardı. kızın gelme ihtimali ile meydanın her tarafını gezip Simge'yi aradım. Göremedim. Saat 12'yi 10 geçiyordu. Kızı hala bulamadım. Paçalarım tutuşmuştu. Çıldırmak üzereydim. Bu kızı da elimden kaçırdığımı düşündüm. Gözlerim doldu. Sinir krizi geçirmek üzereydim. İstiklal'den çıkan bir grup sinirlerimi daha da hoplatmıştı. Bir sürü gay ve travesti ellerinde "ŞEYİME DOKUNMA!", "ŞEY BENİM ŞEYİM, İSTEDİĞİME DEĞDİRİRİM" pankartlarıyla ve "TRAVESTİYSEM SANA NE", "YUMUŞAKLIK SUÇSA EN BÜYÜK SUÇLUZEKİ MÜREN" ve "ERKEK, KADIN, GAY, TRAVESTİ... TERCİHLERE KARIŞMAK NERDEN ESTİ?" sloganlarıyla meydanı doldurdu.

Ben bu hengameye daha fazla dayanamadım ve "yeterlan!!!2!!" diye bağırarak meydandaki Atatürk Heykeli'ne tırmandım. Göz yaşları içersinde heykelin tepesinden etrafa bakıyor, Simge'yi arıyordum. Tüm insanlar susmuş beni izliyordu. Bense ağlıyordum. Sonunda biri heykelin etrafındaki kalabalığı yardı ve "Geldim hayatım, geldim yiğidim, kıyma canına! Gel in aşağı evimize gidelim.." dedi. Lakin bu Simge değildi. Bu bildiğin travestiydi. Çok korktum ağlamaya başladım. Allah'ım yardım et derken telefon çaldı.

- Cafer nerdesin sen ya!
- Sen nerdesin asıl!
- Delinin birinin tepesine çıktığı heykelin altında yirmi dakikadır bekliyorum.
- Hadi ya kusura bakma trafik var da on dakikaya kadar ordayım.
- Tamam bekliyorum seni.
- Görüşürüz.

Telefonu kapatır kapatmaz aşağı baktım. Simge heykelin arka tarafındaydı. Şansın böylesi. Ben çıkmadan mı yoksa daha sonra mı gelmiş bilemiyorum. Bir şey yapıp burdan kurtulmam lazım dedim ve aklıma gelen yegane çözüm burdan atlayıp koşarak uzaklaştıktan sonra arkamdakilere izimi kaybettirip tekrar başka sokaklardan Simge'ye kavuşmak. O an çok mantıklı geldi ve bir barış güvercini misali zıpladım Simge'nin olmadığı tarafa. Yere indiğimde tüm kuvveti ileri doğru verdim ve iki, üç taklanın ardından ayaklandım. Dirseğim fena halde acıyordu ama acıyı hissedecek vaktim yoktu. Travesti ve gay'ler başımda toplanmadan koşmaya başladım. Arkamdan "yiğidim, aşkım, davamın yakışıklı sembolü" diye sesler duydum ama dönüp bakmadım. Biraz uzaklaşınca peşimden kimsenin gelmediğini farkettim ve ara sokaklardan tekrar İstiklal'e çıktım. Grup dağılmıştı. Etrafta tanıdık kimse yoktu. Heykel'in altına geldim. Simge oradaydı. Hiç konuşmadan sarıldı. sonra...

- Bir an hiç gelmeyeceksin sandım.
- Gelmez olur muyum hiç. Keşke o trafik olmasaydı, keşke.
- Kan ter içindesin koşarak mı geldin?

Evet desem trafik vardı bekletmek istemedim daha fazla, bir tarafı kalkardı. Hayır desem bu ter ne öyleyse!

- Sayılır ya trafik çok diye inip yürüdüm. Sıcaktan olmalı.
- Kıyamam sana ben ya gel Starbucks'a oturalım hem dinlenirsin.
- Peki.

Şimdi bitmiştim. On lira paramla ne yapacaktım? Bir gidelim de Sertab Abla'nın dediği gibi bir çaresi bulunur elbet...

Mekana geldik. Oturduk. kimse ilgilenmiyordu. Bir çalışanı gördüm elimle işaret ettim. Görmedi. "Kardeşim" dedim. Bakmadı. "Hop birader" dedim. Sallamadı. Çok kızdım. Kıza da rezil olmuştum. Tüm hıncımı çocuktan almak istedim. Tam hakaret edecekken Simge "bakabilir misiniz?" dedi ve lavuk masada bitti. "Ne isterdiniz?" Simge bir cappucino istedi bense sakinliğimi koruyarak bir su dedim. Çocuk aşağılayıcı bakışları ve sinsi bir gülümsemeyle "içinde buz da ister misiniz?" dedi. Simge ile ikisi gülmüştü. Olay çıkarmamak için yalandan ben de güldüm. İçimden "hesabı almaya geldiğinde görürsün sen" dedim.

Simge tatlı tatlı gözlerime bakıyordu. Ben de onun gzlerine daldım. Çok güzel bir kızdı. Ayrıca çok şık giyiniyordu. Üzerinde yine kırmızı bir elbise vardı. Vücudunu tam sarmasa da göğüs dekoltesi gözlerimi alıyordu. Ayrıca etek uzunluğuda dizin üstünde ama kasığın altındaydı. Bacakları da çok güzeldi, dudakları da... İçimden "Seni yeerriimm yerimm öperimm" diyordum.

Siparişler geldikten sonra konuşmaya başladı.

- Cafer sen çok garip, diğer insanlardan çok farklı birisin.

İltifat mı hakaret mi olduğunu anlamadığım bu cümleye sadece tebessüm ettim.

- Asosyal olduğunu düşünüyorum ki hiç yanılmam insanlar konusunda... Benim tez konumda asosyallerin fizyolojik, biyolojik ve psikolojik durumlarından sosyolojik çıkarımlara ulaşmak.
- Biraz daha anlaşılır olabilir misin?
- Tabi. Mesela asosyallerin penis boyuları ortalama kaçtır? Sizi asosyal olmaya iten psikolojik ve fizyolojik sebepler nelerdir? Cinsel hayatınız sağlıklı mı?
- Anlıyorum.
- Yardımcı olacak mısın?
- Elbette, ama nasıl olacak?

Aman tanrım! Kadın penis boyumdan bahsediyor. İki gün sonra yatağa gider bu iş.

- Burda zor olur, daha rahat bir ortam lazım. Bize gidelim. Olur mu?
- Neden olmasın?

Simge buna çok sevinmiş, boynuma atlamıştı. Hatta hafiften dudağıma yakın bir yerden de öpmüştü. Hormonlarım şaha kalktı ama belli etmedim. O lavaboya gittiğinde bende pantolonun önünü düzelttim. Geri geldiğinde dışarda beni beklemesini hesabı ödeyip geleceğimi söyledim. Önce itiraz etse de ısrarlarıma dayanamadı ve gitti. O lavuk çalışanı gördüm ve "lan gel buraya hesabı ödeyeceğim"  diye bağırdım. şaşkın ve kızgın bir ifade ile yanıma geldi. Etraftaki herkes bize bakıyordu. Adam yüzüme bakmadan "15 lira" dedi. Cebimde kalan son on lirayı çıkarıp verdim. Hala aval aval suratıma bakıyordu. "5 lira daha ver" dedi. "tamam kardeşim" dedim. Gerilip burnunun üstüne bir kafa attıktan sonra "üstü kalsın birader" dedim ve koşar adım kendimi dışarı attım. Simge kapının önündeydi. Elinden tuttum ve hızlıca yürümeye başladık. "ne oldu" diye sordu, "tezini çok merak ediyorum" dedim ve içimdeki korkuyu bastırmak için elini sıktım. Hoşuna gitmişti. Bana daha yakınlaştı. Göğsü koluma değiyordu. İçim bir hoş olmuştu. Gülen gözlerle ona baktım. Tam o sırada birine çarptık. Ayı gibi bir şeydi.

Aman tanrım bu o. Simge'nin eski erkek arkadaşı. "Ne oluyoruz lan!" dedi ve bizi görünce surat ifadesi daha da kızgınlaştı.

- Lan lavuk! Benim kız arkadaşımın elini mi tutuyorsun sen?
- Ben senin kız arkadaşın değilim Burak! Bitti anla artık.
- O senin kız arkadaşın değilmiş Burak! Anla artık! Rica ediyorum.
- Lan senin ağzını yüzünü kıracağım.

Simge'nin elini bıraktım ve kenara çekilmesini söyledim. Ayı üzerime üzerime geldikçe ben geri geri gidiyordum. Bir yumruk salladı. Seri bir hareketle geri çekildim ve ıska geçti. Dengesini kaybeden ayıya bir tekme attım. Hiçbir şey olmadı. Ayı küfürler ederek üstüme geldi ama başkaları araya girdi. Onu beş kişi beni kimse tutmuyordu. Bundan cesaret alıp adama hakaret etmeye başladım. Kolunda zencilerin sattığından bir saat vardı. Onun da en zayıf noktasının fukaralık olduğunu düşündüm ve saldırmaya başladım.

- Lan fakir! Kolundaki saate bak şunun ya! Naber fakir! Madır fakir! Fakir nigga saati değil mi o fakir nigga!

Benim haykırışlarımın dozu biraz yüksek olmuş olacakki kavgayı ayırmaya çalışan zencilerden biri üzerine alındı. Bizim ayıyı tutanları sağa sola fırlattı ve iki tane ayı üzerime üzerime doğru yürüdü. Öd kesem patlamış, kalın bağırsağımla buluşmuştu. Bizim ayı iri ama yavaştı. Ondan pek çekinmiyordum ama zenci... Adam atlet gibiydi. Kelebek gibi uçar ayı gibi yerdi beni. Saldırma, vurma şansım yoktu. Bunlar hurraa diye üzerime atlayınca hemen yere yatıp cenin pozisyonu aldım. İlk yediğim tekme fakir nigga'dandı. Zencilerin çok sağlam dövüştüğünü o an anladım. Bir daha hayatta zencilere laf etmeyecektim. Ben yiyeceğim ikinci tekmeyi ve midemin dışarı çıkmasını beklerken biri kafama bir sopayla hızlı yavaş arası vurdu.

- Kalk lan armut.
- Aman tanrım... Dedeee

Rüyama giren dede zamanı durdurmuştu. Kafamı ezmek üzere olan bizim ayının ayağının yanından ak sakallı dedemin nur cemalini gördüm. Ayağa kalktım ve dedeme sımsıkı sarıldım...

- Dede kız olsan seninle evlenirdim.
- Höt densiz! Senle daha sonra görüşeceğiz. Ben senin için hesap kitap yapıyorum sen neleri kovalıyorsun. Keşke biraz daha dayak yemeni izleseydim!
- Ne bir de izledin mi!

Tam ben küfürü basacakken bir anda kendimi basın sitesi durağından hareket etmek üzere olan 97T'nin içinde buldum. Kapıya çok uzaktım ama okyanus gözlümü inerken görmüştüm. Otobüs hareket ederken bağırmaya çalıştım. Sesim çıkmadı. Durdur arabayı şoför demek istedim, diyemedim. Lakin kızla göz göze geldik otobüs hareket ederken. Sanki beni tanırmış gibi baktı. Sanki... En azından nerde indiğini artık biliyordum. Artık okyanus gözlüm bana o kadar uzak değildi. Tükenen umutlarıma bir yenisini eklememe gerek kalmamıştı....







23 Mayıs 2012 Çarşamba

Alo ben Cafer Can



Kağıttaki numara artık silinmeye yüz tutmuştu. Telefona kaydetmek şart olmuştu. Ve tabi ki Simge’nin numarasını telefonuma kaydettim. Peki ya aramak? O yeşil tuşa basmak ya da basmamak, işte bütün mesele buydu. Arasam ne diyecektim ki? Hem belki dalga geçmek için bana oyun oynuyordu, belki uydurduğu bir numarayı yazmıştı o kağıda. Kararsızlığı bu kadar yoğun yaşadığımı hiç hatırlamıyordum. Ama arayacaksam o an bu andı. Çünkü her şey sıcağı sıcağına olmalıydı. Aksi takdirde kız kağıdı bulamadığımı düşünecek ve beni unutacaktı. Böyle düşününce aldım telefonu elime ve aradım…

***

“Hattınızda 1 lira 36 kuruş kalmıştır. Telefonunuz bağlanacaktır, fakat en kısa sürede kontör yüklemeniz gerekmektedir.” dedi telefondaki bant kaydı. Bunu duyunca kapattım hemen. Uzun bir konuşma yapabilirdim ve bu bakiye yetmeyebilirdi. Neyse ki sms paketim vardı, hem de her yöne! Bir mesaj çaktım hemen:

“slm ben taksimdeki kagit braktign kisiym. nbr?”

Çok ergence bir mesaj mı olmuş acaba? Artık yollamış bulunmuştum ve cevabı beklemeye koyuldum. Mesaj beklerken telefonum çaldı. Kızın parası vardı tabi, mesajla uğraşmak yerine arıyordu. Kızın burnunu kaldırmamak amacıyla ‘seni çok umursamıyorum telefonunu hemen açamıyorum’ havası verecek kadar bekledim ve açtım telefonu.

“Alo?”

“Açabildin sonunda, tam kapatıyordum.” (off çok abartmışım bekletmeyi sanırım)

“Kusura bakma. Başka biriyle konuşuyordum. Mesajımı almışsın demek.”

“Evet aldım. İtiraf etmeliyim ki senden ümidi kesmiştim. Kağıdı almadığını sandım.”

“Fırsat olmadı ya. Ancak bugün arayacaktım ama rahatsız etmemek adına mesaj yolladım.”

“(gülerek) Ay yok ne rahatsızlığı, ben deli gibi bekliyordum telefonunu. Garip bir halin vardı sanki, otobüse binmeyişine anlam veremedim. Bir nedeni vardır herhalde.”

“Neden hiç tanımadığın birinin hareketini bu kadar merak ettin ki? Çok mu meraklısın? İnsanın başına ya meraktan gelirmiş… öhöm yani işte merağın fazlası kötüdür.”

“Ben de tam nedenini anlatacaktım sen sordun. Sosyoloji okuyorum ben ve bu konuda bir ödev hazırlıyorum. Belki bana yardımcı olmak istersin diye düşünmüştüm. Ne dersin, olur musun?”

“Yani bilmiyorum ki. Aslında ben şey…”

“Ya lütfen lütfen. Söz hiçbir kişisel bilgini kullanmam, hatta sormam bile istersen. Çok uzun bir şey de yapıp seni sıkmam. Gerçekten benim için çok önemli bu ödev.”

“Peki madem, bunu bilim adına yapıyorum ama.”

“Ayy, çok sağol. Telefonda olmaz ama, bir yerde buluşup yaparız. Ne zaman uygun sana?”

“Şanslısın ki yarın uygunum.” (her gün uygunum ama işte havamız olsun)

“Süper! Yarın 12’de Taksim’de buluşalım o zaman. Bu arada tanışmadık ama adım Simge.” (Gerçi adını duymuştum o gün ama çaktırmadım)

“Ben de Cafer, Cafer Can.”

“Oldu o zaman yarın bekliyorum aynı durakta.”

“Tamam. Aa bir saniye, şeyi soracaktım. Erkek arkadaşın… O da gelec…”

“(gülerek) Yok yok merak etme şutladım o ayıyı. Başka sorun yoksa yarın görüşürüz diyip kapatıyorum”

“Oh rahatladım valla. Görüşürüz.”

Böylece yarın için 97T’ye binme nedenim hazırdı. Bir kızla buluşacaktım hem de! Yıllardır uğraşıp beceremediğim şey kendiliğinden beni bulmuştu. Gerçi kızın sadece ödev için bana kağıt bıraktığını öğrenmek biraz içimi acıtmıştı ama zaten her kız çıkarı için bir erkekle birlikte olmaz mıydı? Hem buluşuyordum be, gerisi önemsizdi artık. İstersem tavlardım bile ama ben okyanus gözlümün peşindeydim. O hayatımın amacı gibi olmuştu. Bir anda pentagram kolyenin, vücut sıcaklığımı almış olmasına rağmen, tenimi üşüttüğünü hissettim.  Ve ardından yine o imgeler belirmişti. Otobüsteki kız ve Simge… Neydi bunun anlamı sanki? Seçim yapmam gerekecekse cevabım çoktan belliydi zaten. Belki de anlamı yoktu. Umarım yoktu.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Doğa Üstü Espri Anlayışı

RTÜK tarafından sansüre uğramıştır. Sansürcü düzene her daim karşıyız. Bu nedenle isteyenlerle el altından paylaşabilirim.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Gereksiz Kovalamaca

Uyandığımda saat 07.55’ti. Evden çıkmam için 25-30 dakikam vardı. Ağır ağır hazırlandım. Akbilimi cebime atıp evden çıktım. Merdivenleri inip apartman girişine geldim. Kapının önünde parlak, metalik bir şey duruyordu. Ve ona bağlı siyah bir ip. Yaklaşınca gördüm. Pentagram bir kolyeydi. Etrafıma bakındım kimseyi görmedim. Kolyeyi yerden aldım, inceledim. Şık bir kolyeydi, hatta belki gümüştü. Kısa bir tereddütün ardından kolyeyi pantolonumun cebine attım ve apartmandan çıktım.


08.40 Basın Sitesi


Otobüs bugün normalden biraz fazla doluydu. Oturacak birkaç yer vardı ama oturmamayı tercih ettim. Arka tarafa geçmek istiyordum çünkü. Arka kapının önünde durup yolculuğuma başladım.

Her durakta yolcu alarak, giderek dolan otobüsümüz Haznedar Meydanı’na geldiğinde şaşırmıştım. Memur sandığım adam binmemişti. “Kahrolası ihtiyar!” dedim içimden. Yoksa gördüklerim gerçek değil miydi? Belki de şizofren olmuştum. Belki de otobüs bomboştu ve bu insanları kafamda ben kuruyordum. Ya da otobüste değil herhangi bir yerdeydim de orayı otobüs gibi hayal ediyordum. Tek çaremin gördüklerime inanmak olduğunu anladım, delirdiğimi kabullenemezdim. Adama inanmalıydım.

İncirli durağına geldiğimizde artık basamaklara inmek zorunda kalmıştım. Daha yolcu alırsak nefes alamayacağımızı düşünüyordum. Sonra onu gördüm. O memur sandığım genci. Otobüsün ön kapısında duruyordu, binmek için önündeki bayanın otobüse girmesini bekliyordu. Bu duraktan binmişti bugün. Fakat yeni bindiği için Şoförün yanında kalacaktı. İletişim kurmak imkânsızdı. Ama ineceği durağı biliyordum nasıl olsa…


09.25 Saraçhane


Onu ilk gördüğümde burada inmişti. İşi Beyazıt-Vezneciler tarafında olmalıydı. Ya da İtfaiyenin oralarda. Durağa yanaşınca arka kapıdan indim. Benimle beraber inenler oldu. Hem de ön kapı dahil olmak üzere her kapıdan. O da, Ön kapıdan veya düşük bir ihtimalle orta kapıdan inecekti. Ama o da ne, kapılar kapandı. O inmedi. “Acaba daha önce indi de görmedim mi?” Diye düşünürken birkaç saniye hareketsiz kaldım ve otobüs hareket ederken onu gördüm. Otobüsteydi ve ben onu kaçırmak üzereydim.

97T Saraçhane geçidinin altından çıkarken ben de arkadaki otobüslere baktım. İkisi de Eminönü’ydü. Şansım yaver gitmiyordu. Etrafta taksi de göremedim, zaten taksiler orada pek yolcu aramazlar. Sonra cebimde bir kıpırtı hissettim. Sanki bir fare çıkmaya çalışıyordu. Birdenbire cebimden kolye fırladı. “Sana ihtiyacım yok zaten, aptal kolye!” diye söylendim kolyeye bakarak. Ama kolyeye bakınca arkasında gördüğüm bisikletler adeta imdadıma koşmuştu. Hemen koştum kolyeyi yerden alıp öptüm, cebime attım tekrar. Hiç durmadan bisikletlere doğru koştum. Bisiklete atladım, satıcı gelmişti. “Almayacaksanız binmeyin beyefendi.” dedi.

Cüzdanımdan 50 TL çıkarıp adama uzattım.

“Sanırım bu yeterli olur.” dedim ve pedalları çevirerek yola atıldım.

“Hey pis serseri, o bisiklet 120 lira! Çabuk buraya dön ve o koca kıçına göre bir bisiklet al! Bu sana küçük.”

Son dedikleri kulağımda yankılandı:

“…o koca kıçına göre bir bisiklet al! Bu sana küçük… Bu sana küçük…”



O an korka korka gözlerimi bisikletime çevirdim. Korktuğum başıma geldi. Pembe ve 4 tekerlekli kız bisikletiydi. Üstüne üstlük önünde pembe sepeti vardı. Otobüse yetişme heyecanıyla bisiklet seçmeyi akıl edememişim. İşin kötü yanı, bu küçük bisikletin hız yapması için deli gibi pedal çevirmem gerekiyordu. Arkamda bağıran korna sesleri eşliğinde ilerlerken 97T’yi de arıyordum. Yaklaşık bir dakika sonra Unkapanı Köprüsü’nün çıkışında gördüm otobüsü. Etraftaki insanlar bana bakıyorlardı. Nasıl bakmasınlar? Pembe ve 4 tekerlekli küçücük bisiklete binmiş 20 yaşındaki bir genç, arabalarla beraber trafikte ilerliyordu! Memur sandığım gencin inmemiş olması için dua ederken otobüsü takip etmeye devam ettim. Şişhane yokuşunda bayağı bir zorlandım. Taksim Meydanı’na yaklaştığımızda, eğer hâlâ otobüsteyse, beni bu bisikletle görmemeli düşüncesiyle uzaktan takibe devam ettim. Tabi meydandaki kalabalık da beni görmemeliydi. Bu nedenle bisikletten indim, yanımda sürmeye devam ettim. Artık meydana çok yakındım ve bisikletten kurtulmalıydım. Arkamı döndüm ve bir kız çocuğu annesiyle beraber bana doğru geliyordu. Ona verebilirdim. Kızın seviyesine gelmek için eğildim ve gülümseyerek sordum:

“Merhaba ufaklık. Bu bisikleti sana hediye etsem kabul eder misin?” cümlemi bitirince annesine bakarak tebessümümü devam ettirdim.

“Ben ufaklık değilim, ayrıca bu hurdayla işim olmaz.”

Küçük çocuklarla anlaşamıyorum galiba! Dünkü veletten sonra al bir fırça daha! Gerçi kız haklıydı da hani. Ben sürerken bisiklet biraz haşat olmuştu. Selesi yamulmuş, yandaki plastik tekerlekleriyse erimişti. Ama ne olursa olsun, o daha küçücük bir kızdı. Böyle konuşmasa daha iyiydi. Hayal kırıklığının getirdiği aşırı sahte bir gülümsemeyle doğrulup ayağa kalktım. O aptal ifademi bozmadan “Peki öyleyse” diyerek bisiklete bir tekme vurup kenara devirdim. Kız irkildi, annesi ürken gözlerle bakarak kızının elinden tutup hızlı adımlarla yanımdan uzaklaştı. Bisikletse, umrumda da değil! Muhtemelen biri bulup hurdacıya satmıştır.


09.48 Taksim Meydanı


Meydana doğru hızla yürüdüm. 97T’yi gördüm. Işıklarda durmuştu. Ve şimdi kapıları açılmıştı. Gözlerimi biraz kısarak baktım. Ve evet! Adamım kırmızı ışıkta iniverdi. Etrafına göz gezdirerek çabucak İstiklal Caddesi’ne doğru yöneldi. Peşinden gittim. İstiklal’de biraz ilerledikten sonra sol taraftaki sokaklardan birine girdi. Aynısını yaptım. Daracık bir sokaktı. Girişi dışında insan da yoktu. Ve o memur kılıklı da! Sokakta hızlıca İlerledim. Ama nafile… Onu kaybetmiştim. İyice arkalara dalmadan geri dönmeyi düşünüyordum ki bir el beni yakaladı ve çekti. Sonra yakamdan yakalayıp duvara yapıştırdı. Etrafta kimse var mı diye kafasını sağa sola çevirdi ve sonra da bana.

“Seni daha önce de gördüm. Neden beni izliyorsun?”

“Siz ajan falansınız galiba, memur değilsiniz gerçekten. Yaşlı adam haklıydı. Ben de şizofren değilim o zaman.”

“Neden bahsediyorsun sen? Yaşlı adam da kim, seni o mu gönderdi?”

“Yo, yo, yo, yo… Hayır. Bakın, ben sizi otobüste gördüm, aslında sizi görmek için binmemiştim ama…”

Her şeyi o gizemli adama anlattım. Ara sıra bölerek birkaç soru sordu, merakla sonuna kadar dinledi. Bittiğinde “Demek ben de delirmemişim.” diye kendi kendine fısıldadı. Düşünceli bir ifadesi vardı. Ayrıca yakından bakınca o kadar da genç durmuyordu.

“Seni hırpaladığım için özür dilerim. Haydi gel bir yerde oturup konuşalım. Sana bir şeyler ısmarlarım. Bu arada adım Tolga.”

“Cafer Can ben de.”

10.14 Starbucks


İkimiz de kahvaltı yapmıştık, üstüne kahve iyi giderdi. Birer Türk Kahvesi aldık. İçimdeki merakı bastıramadım ve sordum:

“Sizi memur sanmıştım, değilmişsiniz. Peki işiniz ne?”

“Memur ha? Bu saçlarla.” dedi gülerek.

“Ona dikkat etmemişim, ama o kıyafetler… Ne bileyim… Sizin gibi genç birinde görünce…”

“Bunu iltifat olarak kabul ediyorum. Senin kadar olmasa da 28 yaş da genç sayılabilir gerçi.”

“Açıkçası daha genç görünüyorsunuz.” dedim ve konudan yine saptığımızı fark ettim. Mesleğini öğrenmek için deli gibi bir merak sarmıştı içimi. Adam ağzını açtığı anda konuşmasını engelleyerek sorumu yönelttim.

“Mesleğinizi öğrenmemde sakınca yok ya?”

“Aslında, var. Yani ben çalışıyorum sayılmaz.”

“O gün o kıyafetlerle ne yapıyordunuz? Bugünkü giyiminize bakılırsa spor giyinen birisiniz.”

“Ben…” durakladı. “Aslında kimseye söylemem ama seninle psişik bağlantımız olduğuna göre galiba sana söyleyebilirim. Ben söylemezsem o çatlak ihtiyar söyler zaten.”

Merakım iyice artmıştı, ağzının içine bakıyordum adeta. Ve masaya doğru eğilerek kısık sesle konuştu:

“Ben üçkağıtçıyım. Bilirsin işte, dolandırıcı. Yo hayır öyle bakma, buna mecbur kaldım. Detayları başka yerde anlatırım ama dolandırıldım ve üstüme borç yıktılar. Ödeyecek durumum olmadığı için tefecilerden borç aldım. Devlete veya kredi kartlarıma herhangi borcum yok. Onları tefeciden aldıklarımla kapattım. Ama şimdi kaçak hayatı yaşıyorum. Ufak tefek üçkağıtla da geçinmeye çalışıyorum. O günkü kıyafetler de kamuflajımın bir parçasıydı. Mümkün olduğunca sık kılık değiştiriyorum. Nereye kadar kaçabilirim bilmiyorum ama rüyamdaki o moruk galiba bana yardım edecek. Senle konuşmadan önce alkolün etkisi sanmıştım ama neyse ki gerçekmiş.”

Şokta gibiydim. Şaşırtıcı bir hikayeydi. Diyecek bir şey bulamadım. Uzun bir sessizliğin ardından “Beraber başaracağız.” dedim. Kahvelerimizi bitirip kalktık. Birbirimize telefon numaralarımızı verdik. 97T’ye bindik. Bu sefer o Ömür’ün önünde indi, bense her zamanki durağımda.

12.06 Basın Sitesi


Düşününce benimki, onun derdinin yanında masum kalırdı ama ikimizin de işi zordu. Ve o yaşlı adama ihtiyacımız olacaktı. Birdenbire yine cebimde o tanıdık kıpırtıyı hissettim. Elimi cebime attım ve kolyeyi çıkarttım. Pentagramın ortasına kağıt sıkışmıştı. Kağıda baktım, telefon numarasıydı. Ama Tolga’nın değil, Simge’nin. Onu tamamen unutmuştum. İçimde arama isteği doğmuştu. Sonra kolyeye baktım. Nasıl bir şeydi bu? Ara sıra kıpırdıyordu sanki. Ama onu sevmiştim, boynuma taktım. Kolyenin soğukluğunu tenimde hissedince garip bir huzur hissettim ve özgüven… Gözümün önünde bir şeyler belirdi, Simge… Ve de o gözler, masmavi gözler. Okyanus gözlüm… Sanki tercih yapmak zorunda kalacakmışım gibi garip bir hisse kapıldım. Peki ya hangi tercih doğru olacaktı? Bunların cevabını bulmak için, numarayı tuşlamalıydım…